pencereyi açtım. yanaklarımda kristaller oluşsun diye. zaten üşüyorum, belki soğukta uyuyabilirim, belki duyabilirim kendi hıçkırıklarımı. acıyor ellerim, herhangi bir şeye dokunduğumda. kaleme, deftere, ışığa… kapattım perdeleri, bekledim. kırılsın istedim kemiklerim teker teker, acıtsın içten içe. biri öldürsün beni. ama binlerce kere ölmek, binlerce kere dirilmek istemiyorum.
üşüyorum. kar yağmıyor. dışarısı beyaz değil, kapkaranlık her şey.
gözlerim görmüyor, kulaklarım duymuyor, tenimden akıp giden buz damlalarını zorlukla hissediyorum, tütünüm sönmek üzere, bir katran düğümü atmış ucuna, bitmeyen cümleler yakıyor onu.
yollar benim, yürürüm. bir kısmınız bilmez sokak çocuklarıyla kartopu oynamanın ne kadar keyifli bir şey olduğunu. sonra bakkaldan çikolata alıp O’nlara, daha fazla izlemek gülümseyişlerini. kardan bembeyaz olmuş saçlarına dokunduğumda ellerim nasıl da ısınır, arkamı dönüp giderim.
gece olur, uyku çatar, dümdüz bırakırım kendimi uzandığın yere, uyku kokar aylar sonra bile, burnum kaşınır biraz, sonra uyurum. geceler kara tren, titretir duvarlarımı, olur da yüzüme bakmaz diye koymadım bir resmini odama. olur da rüyamda görürüm diye bakmadım yüzüne, kapattım gözlerimi uyudum. gezdim diyar diyar.
“kendi ruhlarında ve kendi vücutlarında bilinmez şeyler bulan o utanmaz karakaygı kaşifleri gibiydim.”
gittikçe daha fazla gördüm yüzünü, gittikçe daha karanlığa ve derine gitti yüzün. peşinden geldim. gelmek istedim. gitmek istedim. “gelme” demedin, “gitme” dedin, “kalma” demedin, ” ” dedin. gittim, gidemedim, peşimi bırakmadı, uyanamadım.
dumanlar altında uyandım hep, güneşin doğmadığını düşünüp tekrar uyudum. uykum derindir bilirsin, top atsan uyanmam. ama kalbinin atışlarına uyandım. her sabah.
yanımda sadece ben vardı, bana bakıyordu, gülüyürdu da biraz, bilmiyorum neden. saat yoktu odamda ama farkındaydım, zaman geçiyordu. yazdığım her kelime, bir saniyeye bedeldi. okuduğum her kelime, aylara, yıllara. her düşünüşümde, içim ürperiyordu, düşünüyordum. üstüne gittikçe ıslanıyordu saçlarım, mektuplarımı saklıyordum kitapların arasına, olur da kapıdan içeri girersin diye, olur da açarsan kapıyı, beni böyle görme diye traş oluyordum her sabah.
sakallarıma akıyor damlalar, sakallarımı besliyorlar. çiçek açıyor yanaklarım, dikenleri batıyor. gözlerimle beraber ağlıyor yüzüm, kankırmızı, haykırmadan titretiyorum camları, haykırmadan inliyorum, durmadan, beklemeksizin, parmak uçlarımdan fırlıyor sinirlerim, her şey karışıyor birbirine.
başımı önüme eğiyorum bu suçluluktan, bu sessizlikte bile duyuyorum seslerini. sessiz. hiç bu kadar sessiz olmamıştı. hiç bu kadar… yıllarım sessizlikle geçmiş olsa bile…
yanaklarımdaki kristaller batıyor tenime, dikenler yetmiyormuş gibi. hani derler ya, “insan acı çektiği sürece yaşadığının farkında olurmuş” diye. neyin farkında olduğumu bile bilmiyorum. bekliyorum, sancılı, melodisiz, mat akşamlar geçip gitsin diye. sabrediyorum çünkü başka bir şeyim yok. sahip olduğum başka bir şey yok, kendimden başka, sevgimden başka. ruhumdan başka. sabrımdan başka. gözyaşlarımdan başka.
ne zamandır hatırlamazdım böyle çaresiz, böyle umutsuz, böyle sessiz oluşları. ne zamandır hissetmezdim oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi. ne zamandır beklerdim, o gemi bir gün gelecek diye. geldi, geliyor, yanaştı, içinde sen vardın, peki gittin mi? peki ben mi gittim? kim, nerede? beklemeye devam etmeliyim. yürümeye devam etmeliyim. dışarı çıktım, bahçeye doğru ilerledim. buralara geldiğimde bir fidan vardı yan bahçede, şimdi göğe değiyor başı. büyümüş yıllar sonra. ben hala aynıyım. ben hala olduğum yerde, bu soğuk, bu sessiz, bu acı dolu yerde bekliyorum seni.
güçsüz mü görünüyorum oradan bakınca? doğrudur. çok mu güçlüyüm peki? doğrudur. güçlü olmak istiyor muyum peki? yanlıştır. daha parmağını kaldırmadan ağlarım. dokunduğunda kendine vurmuş gibi hissedersin. ağırım belki de fazlaca. oysa ki sıskayımdır bilirsin, hep bir şeyler yedirmek istesin bana, hep beslemek istersin beni. çığlıklar besliyor beni. tekrar tekrar dolduruyor. geçici olarak donduruyor hayatımı, sonra tekrar besliyor.
hissediyorum hep. anlıyorum. farkediyorum. ama düşünemiyorum. anlam veremiyorum. anlayamıyorum. anlayamam, senin gibi ağlayamam, benim ağlayışım başkadır. kimse için ağlamadım yıllardır. yaşayan hiçkimse için. gözlerim reddetti bir damla dökmeyi. ama şimdi beni ağlatıyorsun çocuk! fakat rahatsız değilim, yap. içim ısınıyor bu kan donduran odada. kulaklarımdan içeri giren sesler bile soğuk bu akşam. kulaklarım bile ağlıyor bu akşam. ne zaman baksam gözlerine, ne zaman hatırlasam o çocuk gülüşünü, hareket ediyor ellerim, dokunmaya çalışıyor gözlerim kapalı, dokunmuyor hiçbir şeye… bir boğazımdan geçen şarabı hissediyorum, bir de bana dokunan parmaklarını. kelime dağarcığım bile donuyor, başka kelime bulamıyorum. yamuk bakıyorum her şeye, imdadıma yetişiyor geçmiş zamandan nağmeler;
“aşıkın gamzenle pek yandı dil-i gam haresi
cana tesir etti canâ tir-i müjgân yaresi
olmaz âlemde gönül budur aşkın çaresi
kalmadı sabra kararım gayri ey mehparesi
gelince vad-i visale bahaneler söyler
o şah-ı kişver-i hüsn bahaneler söyler
tel ehl-i dâmına dil bestedir ki tamburun
birer suhani aşkı dâneler söyler
gör halimi canâ bana çeşmin neler etti
tiğ-i elemin ta ciğerlerimden güzer etti
çeşmanımı âlûde-i hun-i ciğer etti
senden dil-i biçareciğim kâm alacak mı?
ta vuslatımız ta dem-i haşre kalacak mı?”
dokundu durdu yüreğime, yaktı da yaktı beni.
sonra yine sessizlik kapladı ortalığı. yürüdüm, normalde daha hızlı yürüyebilecekken, kara batıyordu ayaklarım. ıslandılar. balıklar yüzüyordu çevremde, dönüp duruyordum, savruluyordum bir oraya, bir buraya. karanlık denizin dalgaları üstüme çıkıyordu inatla, ben aşmaya çalıştıkça büyüyorlardı, bir an için gökyüzünü, yıldızları gördüğümü sanmıştım ama…
gözlerimi açmış mıydım, yoksa kapalılar mıydı, anlayamıyordum ki. kapkaranlık… ışık yok, hareket yok, balıklar da gitmişti. oysa ki ne güzeldi o yolculuk, gökyüzünden düşüp omzuna, karışmak saçlarına, teninin sıcaklığında eriyip gitmek, sırtından akıp kalçalarının boğumlarından geçtikten sonra bacaklarından aşağı inip ayaklarını gıdıklamak… tenin hala sıcak, biliyorum. nedenini de biliyorum ama söyleyemem. ağzımdan dökülen her kelime ruhumu da döker dışarı. ağzımdan çıkan her kelime parça parça azaltır, yok eder beni. yok olmaktan korkmuyorum, hayır! ama içimde sen varken, olmaz. seni de kendimle beraber yok edemem.
ne kadar acıyor olsa da olsun, ne kadar acıtıyor da olsun, haklılar. acıdıkça hayatta olduğumun farkına varıyorum ve bunu seninle birlikte farkediyor olmanın verdiği buruk gururla, gülümsüyorum tüm acılara.
hani cesurdum ben, hani hiçbir şey yıkamazdı, hani hiçbir şeyden korkmazdım, kendimden bile? şimdi korkuyor muyum? hayır. uzakta değilim, kaçmıyorum korkularımdan, yaşamak zorunda olduğum ve olacağım hiçbir şeyden kaçmıyorum. kendi deliliğimden bile. vücudumun her noktasında hissediyorum nasıl battığını, zırhımı nasıl deldiğini, nasıl kararttığını gözlerimi. ama korkmuyorum! ne şekilde olursa olsun dokunabileceğim sana, bunu biliyorum. bunu düşünüyorum.
konuşamıyorum. boğazımda bir yumru, susuyorum. boğuyor beni, konuşmak bir kenara, nefesimi kesiyor. ben konuşmaya çalışmıyorum, bir nefes daha alsam mis kokan teninden, bir defa daha içime çeksem gözlerimi kapatıp, bir kez daha…
dönüp duruyor dünya etrafımda, dönüyor durmadan. geçip gidiyor günler. günler uzun. günler acıyla dolu. dünler gibi, günler uzun. günler yemyeşil acıyla dolu. oldukça uzun. saçların kadar uzunlar, saçların gibi dalgalı, saçların gibi kıvırcık, ama saçların güzel.
ayakların hele, minicik… bebek ayakları gibi, pıtır pıtır yürür gelirlerdi bana. tutup öperdim içimden, tutum öperdim dudaklarımdan kalbime kadar, varlığımı kanıtlayan ne varsa, hepsiyle, her şeyimle. parmakların ne de güzeldir, örgüler örerdi bana, yemekler yapardı, bensizken bile bir kestane fazladan atardı sobanın üstüne. aman dikkat et, yanmasın parmakların, kıyamam. ben yanayım seni ısıtan ateşlerde, ben yanayım ki ısınsın için, üşüyüp hasta olmayasın. bilirim nasıl da öksürürsün sessiz gecelerin boşluğuna, nasıl da ağlar ciğerlerin, aman ağlamasınlar, dur üstünü örteyim, varsın derim üşüsün, dert değil. sen üşüme yeter ki. üzülürüm.
kalk bir tas çorba içireyim sana, ama dur, önce patiklerini giydireyim güzel bebek ayaklarına. hırkanı giydirirken sarılayım sıcak bedenine, dolayayım kollarımı sonsuza kadar. gitme sonsuzluğumdan, o güzel ayakların götürmesin seni benden, o güzel minik ellerine değmesin gözyaşların, bana bakarken ağlasın sadece güzel gözlerin… sus istersen sonsuza kadar, ben anlarım. söylemesen de anlarım, düşünme anlayamayacağımı. üzülürüm. ben üzüldüm diye üzülürsün, üzülme.
ne demiş münevver, nazım’a?
“dertlerimi aklında tutma, unut. beni unutma…”
buralarda yine gece oldu bir tanem. buralara yine gökyüzü döküldü. buralar yine sessiz. buralar sen dolu, sen kokuyor, sen konuşuyor, sen duyuyor buralar, sen ağlıyor ve sen susuyor burada. dışarıda sensizlik esiyor bu gece ve sensizlik yağıyor çıplak omuzlarıma. derimin altında yürüyüp yayılıyorlar bedenime, bakışlarım buluşamıyor bakışlarınla. bekliyorum, bekledikçe çoğalıyor kelimelerim, bitmiyor cümlelerim, zamanım tükendikçe uzuyor ömrüm. tut bir kenarından, tut da gitmesin uçurumlara, düşmesin boşluklara, uzat elini hadi, yara bere içinde de olsa ellerim, tutarım. boncuk boncuk bakar kara gözlerin, neler neler anlatırlar bir bilsen. bak bana, bakma bana öyle. bir yanım alev alev yanar, bir yanım buz tutar gündüzsüz gecesiz.
gitme benden, ölürüm. öyle ölmem de, böyle ölürüm.
gitme, acırım. öyle acımam da, böyle acırım.
bırakma ellerimi.